ÇUDOMIR "BULGARLAR"

31.10.2021

 

Bulgarca'dan Çeviren: Hüseyin Mevsim

 

-Leipzig'de üniversite öğrencisiydim, diye başladı söze arkada­şım. -Sonbahar sonuna doğru babamdan aşağıdaki mektubu aldım:

"Donço, oğlum, Çorakbayır'dan Hacı Petır ile Kibar Tanko biraz gülyağı toplamışlar ve bunu kendi eliyle satmak için Leipzig'e gitmek istiyorlar. Şimdi, pasaport işlemlerini düzenle­mek ve gümrük işlerini halletmek için Sofya'dalar. Yola çıkınca sana telgraf çekecekler ve baba dostları gibi onları karşıla, gü­zelce ağırla ve şirketleri göster. Hacı Petır'dan 50 (elli) altın gön­deriyorum, annen de bir çift yün çorap ve biraz erikli sucuk gönderiyor. Elini sıkı tut ve kendine iyi bak.

29 Ekim 19...

Baban."

 

Mektubu aldıktan üç gün sonra beklenen telgraf geldi ve misafirleri karşılamaya çıktım. Köyümüzden olmadıklarından on­arı tanımıyordum. Ancak tren durunca ve yolcular inmeye baş-avınca, uzaktan giysilerinden tanıdım ve yanlarına yaklaştım. Bagajları indirmeye yardım etmek isteyen bir taşıyıcıyla kavgaya "utuşmuşlardı. Hacı Petır'ın üzerinde gri elbise, deri şapka, yele-ğin altında mor renk bir kuşak ve düğmeleri sökük yeşil fanila vardı, ayaklarında da yüksek beyaz çizmeler. Saçları dağınık Kibar Tanko ise, başına kasket, orası burası yoluk imitasyon kap­lan derisi ve daha ağır görünmek için yeşil avcı ceketi giymişti. Ayaklarındaki yün çoraplar o denli alacaydı ki, kasabamızdaki bankanın bayrağını andırıyordu. Selâmlaştık ve hoşbeşten sonra taşıyıcıyla tartışmalarının nedenini anladım, araya girdim, onlar bagajını aldılar ve yola koyulduk.

 

"Donko, koskoca sandığı nasıl teslim ederim elin ada­mına?" diyor Hacı Petır. "Koçan değil, levalık mal var içinde. Ne bileyim ne çeşit insan olduğunu? Dalacak bir kör so­kağa ve ara ki bulasın, işin gücün yoksa. Tanımadığın biri, elin Alaman'ı! Hiç verir miyim, dokundurtur muyum ben ona malımı. Kendim taşırım."

"Tabii ki canım" diye ekledi Tanko. "Elin Alaman'ı!" ve ekmek bohçalarını sürükledi.

Dışarı çıkınca araba istedim, onları mütevazı bir otele gö­türdüm, dinlenmeye bıraktım, sonra hep beraber akşam yemeği yedik ve ertesi gün bayram olduğundan, kenti biraz dolaşmaya ve görmeye karar verdik.

Sabah otele gittim, kahve içtik, kahvaltılarını yaptılar ve on­lara hoş bir sürpriz yapmak, başka deyişle şaşkına çevirmek is­tediğimden, ilkin, birleşik ordunun Napoleon'a karşı 18 Ekim 1813 yılında elde ettiği zaferin anısına dikilmiş bir anıt olan Völ-kerschlachtdenkmal'e götürdüm.

15 numaralı tramvaya binip Augustusplatz üzerinden oraya vardık. Siyah granitten, devasa figürler ve kabartmalı, inşaatı on yıl süren ve o zaman için on milyon marka mal olan bu 90 metrelik mimarlık harikasını ilk kez görme mutluluğuna erişen herkes şaş­kınlığını gizleyemez ve adeta küçük diline yutar.

Yol boyunca savaşın tarihçesini anlatmıştım ve oraya ula­şınca sadece anıtı elimle işaret ettim ve ne yapacaklarını görmek için birkaç adım kenara çekildim.

Hacı Petır başını kaldırdı, kalpağını ensesine koydu, ellerini arkaya bağladı, ayaklarını açtı, neredeyse yarım dakika kadar baktı ve hiçbir şey söylemeden sırtını döndü ve bir sigara yaktı. Bay Tanko da yanına gitti ve kutusuna el uzattı. Daha fazla da­yanamadım ve yanlarına gittim.

"E, Hacı, ne dersin? Harika, değil mi? Devasa bir şey."

"Hmm..." diye mırıldandı Hacı Petır, anıtı şöyle bir süzdü ve:

"Üç kilo piroksilin bunun anasını ağlatır. Koy şunu temele, tutuştur fitili ve taş üstünde taş kalmaz."

"Tabii ki canım! Nesi varmış bunun! Üç kilocuk. Hatta daha az da yetebilir" diye ekledi Kibar Tanko ve yeniyle burnunu sildi.

 

Rivva.info



Yorum